Aşağıda
okuyacağınız yazı her ne kadar bana ait olmasa da; insanlığın ve zamanın
özetini çıkaran bir yazı olması sebebiyle buraya ekliyorum. Yazı sahibi İsrail
nesli… Erhanlar…
Ve kızmayın
ama tam da yazdıkları gibiydi her şey…
Rüya ve
Masal Kahramanımız genç adam Antalya'da bir çiftlikteydi. Babadan kalma bu yer
deniz orman ve dağ manzarasına bakıyor, ortasında şirin güzel bir çiftlik evi
bulunuyordu. Genç adam burada yalnız
yaşıyor, şehre alışverişe gidiyordu bazen. Güzel bir ilkbahar günüydü. Öğle
yemeğini yemiş, sallanan ahşap sandalyesini dışarıya koymuş, manzaraya,
bulutlara bakıyor, kuş cıvıltılarını dinliyor, kelebekleri seyrediyordu… Güzel güneşli ve sakin bir hava vardı. Burada
huzur buluyor, derin düşüncelere dalıyordu.
Bir anda aklına o sorular geldi yine, yaşamın anlamı neydi? Aslında her şey kendisinin gördüğü ya da
kolektif bir rüya mıydı?
Kendini
farklı hissediyordu insanlardan. Sanki uzaydan gelmiş gibi bir his oluyordu
içinde. Zamanı da bazen farklı hissediyordu. Zaman bazen yavaşlıyor, bazen çok
hızlanıyor zaman kayması oluyordu. Bazen anlamlı, bazen de anlamlandıramadığı
karşılaşmalar oluyordu. Sezgileri ve farkındalığı fazlaydı. İnsanların aklını
okuyordu çoğu kez. Ama insanlığın içinde bulunduğu hali anlamlandıramıyordu.
Bir akıl
tutulması, büyü gibi bir şeyler vardı. Sanki büyük kitleler çok az insan
dışında bu büyünün tutulmanın dışına çıkamıyorlardı. Sanki farkında bile
değillerdi büyülendiklerinin... İnsanlar sezgilerini kullanamıyor, sağlıklı
düşünemiyorlardı. Gazeteler, medya insanları aptal yerine koyan haberler
yapıyor, saçma sapan şeylere halkın ilgisini çekiyorlardı. TV’lerde film, dizi,
evlilik yarışma programları denen saçmalıklara bakıyordu insanlar. Bütün bunlar
tek bir yerden yönlendiriliyor gibiydi. Sanki kandırılmaları çok kolaydı
insanların. Kandırıldıklarının farkına varamıyorlardı bile. Git gide daha
kötüye gitmeye başlamıştı her şey.
İnsanlar birbirlerine kötü davranıyorlar, hayvanlara kötülük yapıyor,
doğayı yok ediyorlardı. Tükettikleri besinler bozulmuş zararlı bir hale
gelmişti. Doğanın dengesi bozulmuş, iklimler değişmişti. Temiz su kaynakları
azalmaya başlamıştı. Her türlü kötülük sıradan hale gelmiş, kanıksanmıştı.
Değerlerini yitirmiş basit çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen hedonist bir
yapıya bürünmüş, akıl tutulması yaşayan bir insanlık vardı artık. Herkes
kendini çok akıllı sanıyor, yaptıkları kötülükleri kimsenin fark etmediğini
sanıyor ya da fark edilse bile umursamıyordu. Nede olsa teknoloji ile
donatılmış konforlu evine girdiğinde kimse onu görmüyordu. O keyfine bakıyordu
kendince. Nasıl böyle ruhsuz bir hale dönüştüğü anlaşılır gibi değildi
insanların. Yanlış giden bir şeyler mi vardı, yoksa her şey olması gerektiği
gibi miydi? Kesinlikle değildi… Genç adam düşünüyor ama bir anlam veremiyordu
bütün bunlara… Bir anda her şeyin
değişebilme ihtimali olduğunu hissediyor ve biliyordu. Bir ümit vardı her zaman
hissediyordu. Bir kuş sesi ile kendine
geldi dalmıştı sallanan sandalyesinde… Kalktı ve yürümeye başladı. Her şeyin
daha güzel olacağı bir dünya düşünüyordu.
Hafif bir tebessüm vardı yüzünde. Denize doğru yürürken birden bir
uğultu duydu. Bir uçan daire inmişti karşısına! Korkuyla karışık
heyecanlanmıştı. Uçan dairenin kapısı açıldı, bir müzik sesi geliyordu. Sezen
Aksu'nun “Haydi gel benimle ol, oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize”
şarkısı çalıyordu. Uzun boylu, kızıl saçlı, renkli gözlü bir kız indi uçan
daireden… Genç adama doğru yürüdü.
Beraber el ele tutuşup uçan daireye bindiler. Atmosferden çıkarken son kez
dünyaya baktı genç adam. Tebessüm vardı yüzlerinde. Son hız bilinmeyen bir
gezegene doğru gözden kayboldular...
Orijinal yazı (yorumlar bölümünde)